Kutsal Yolculuk Hac - Hajj The Holy Journey

M. Murat Kargılı
YAYIN EVİ:
Model Kitap
190,00 TL


 Listeme Ekle

Önsöz'den;

KARTPOSTALLARLA HACCIN YAKIN TARİHİNE YOLCULUK

Kime ki Kâbe nasip olsa Hudâ rahmet eder.

Her kişi sevdiğini hanesine davet eder.

Nahifi
Kökeni Hz. İbrahim’e dayanan ve uzun bir tarihî geçmişi olan hac, İslâm dininin üzerine inşa edildiği beş temel esastan biridir. Bu esaslardan şahadet (tanıklık) inançla ilgiliyken, namaz, oruç, zekât ve hac ibadetle ilgilidir. Sağlık ve servet yönünden imkânı olan Müslümanlara ömürde bir defa haccetmek farzdır. Ömürde bir defa yapılması yeterli olmasının yanı sıra haccı günlük hayat içerisinde yapılan diğer ibadetlerden ayıran en büyük özellik, bir yolculukla gerçekleşebiliyor olmasıdır. Sözlük manası “gitmek, büyük bir işe yönelmek” veya “kastetmek, ziyaret etmek” olan hac bir yolculuk/ibadettir. Dünyanın her köşesinden milyonlarca Müslüman, İslâm dininin doğum yeri olan Mekke’de Allah’ın Evi Kâbe’yi ziyaret etmek, belirli bir tarihte diğer hacı adaylarıyla Arafat’ta toplanmak ve o andan itibaren isimlerinin önüne ‘hacı’ unvanını alarak Medine’de Hz. Muhammed (s.a.v.)’in mübarek kabrini ziyaret etmek için her sene yakınlarını, evlerini ve işlerini geride bırakıp yolculuk ederler. Görünüşte bedenî gerçekte ise manevî bir yolculuk olan hac asla sıradan, turistik bir gezi değil, bir ibadettir. Her ibadet gibi kişinin manen arınmasına, nefsen olgunlaşmasına yarar;sadece Yaratan’la olan ilişkisini değil,diğer yaratılanlarla olan ilişkisini de belirler. Kâbe-i Muazzam, diğer adıyla Beytullah (Allah’ın Evi), bir sembol olup esas yolculuk Ev’in Sahibine, yani Allah Teâlâ’yadır.
Geçmişte Rıhle-i Kebir, Sefer-i Saadet gibi isimlerle de adlandırılan hac yolculuğu ilk dönemlerinden 19. yüzyılın sonlarına kadar genellikle kervanlarla yapılmıştır. Bir dinin etrafında toplanmış değişik dilden ve ırktan yaya, at veya deve sırtında hayatlarının en büyük manevî arzusunu gerçekleştirme gayesiyle Mekke’ye doğru ilerleyen on binlerin oluşturduğu bu kervanlar idare, güvenlik ve finansmanlarıyla adeta hareket eden birer şehirdiler. Kervanlar, çıktıkları ülkenin hükümdarı tarafından organize ve finanse edilirlerdi. Haccın Müslümanlar için büyük bir önem arz etmesinden dolayı hem Müslümanlara hizmet ederek sevap kazanma, hem de siyasi otoritelerini sağlamlaştırma gayesiyle İslam hükümdarları ve halifeleri hac yollarına ve kervanlarına özel bir ilgi göstermişlerdir. Yollara su kaynakları ve kaleler kurmuşlar, kervanları urban (çöl Arapları, bedevîler) saldırılarına karşı askerî kuvvetlerle desteklemişlerdir. Her bir kervanın başında, içindeki insanların huzurundan sorumlu, geniş yetkilerle donanmış bir ‘Emîrü’l-Hac’, onun yanında idareden sorumlu personel ve askerî refakat bulunurdu. Görevliler içinde imam, müezzin, kadı, cellât, nalbant, hekim, fırıncı, çadırcılar, meşaleciler, baytarlar, yakacaktan ve sudan sorumlular, taşıma ve yük hayvanlarından sorumlular, kervanın duruş ve kalkışını haber veren müzisyenler ve havai fişekçiler bulunurdu. İstanbul, Şam, Kahire, Bağdat gibi şehirlerden hareket eden ve tarihi önceden kararlaştırılmış büyük hac kervanlarına katılmak için hacılar, aylar öncesinden küçük gruplar halinde memleketlerini terk ederlerdi. Bu büyük kervanlar hedefleri olan Mekke’ye doğru ilerledikçe birleşirler, sayıları artar ama her biri kendi sancağı ve ‘Emîrü’l-Hac’cı altında idare olunurlardı. On binlerce kişinin tarihi sabit bir gün olan Arafat vakfesini kaçırabilme, dolayısıyla da o sene hacı olamama ihtimali olduğundan, planlamada en ufak bir hata olmamasına azamî ihtimam gösterilirdi. 
Hava ve yol koşulları, çıkış noktası gibi faktörlere bağlı olarak en az altı ay alan, dağlar, denizler, çöller aşılarak yapılan bu yolculuk, içinde hastalıklar, ölümler, açlık, susuzluk, aşırı sıcak, aşırı soğuk, urban saldırıları gibi birçok tehlike barındırırdı. ‘Geleneksel hac’ olarak adlandırılan bu tarz hac zahmetli, çileli ve önemli bir bölümü yolda geçen bir ibadetti. Hatta bu zorluk bir deyimle eskilerin günlük yaşamlarına bile taşınmıştı. Biri birinden bir şey istediğinde ve o da yapmadığında, istekte bulunan kişi, “Senden ne istedim ki, yerime hac yapmanı mı?” diyerek serzenişte bulunurdu.

 

19. yüzyılın sonlarına doğru, Batıdaki sanayi devrimiyle ortaya çıkan teknolojik gelişmelerin seyahat araçlarını da etkilemesiyle, demiryolları ve buharlı gemiler yavaş yavaş kervanlara alternatif olmaya başladılar. Süveyş kanalının da açılmasıyla Akdeniz’e kıyısı olan Müslüman ülke hacıları için Mekke daha yakın hale geldi. Orta Asya, Hindistan, İran ve Kafkaslardan gelen Müslümanlar da hem kervanları, hem demiryolunu, hem de denizyolunu kullanarak Mekke’ye daha kısa sürede ulaşır oldular. Kervanlarla 40 gün gibi bir sürede kat edilen Şam-Medine arasındaki mesafe, Hicaz demiryoluyla artık dört güne, yelkenli gemilerle 30-40 gün arasında alınabilen Süveyş –Cidde arası da buharlı gemilerle üç güne inmişti. İki dünya savaşı arasına gelindiğinde ise eski hac kervanları yerlerini çoktan motorlu araçlara bırakmışlardı. 
Haccı yakından ilgilendiren bu gelişmelere paralel bir gelişme de II. Dünya Savaşı sonrası petrol gelirlerinin hac hizmetleri dışında bir ekonomik kaynağı olmayan Suudi Arabistan’ı bir anda dünyanın en zengin ülkeler sınıfına sokmasıydı. Petrol gelirlerinden doğan fazlalık doğal olarak Mekke, Medine ve onların iki Haremi, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebî’nin imarları da dâhil, ülkenin gelişip büyümesine yatırıldı. Eş zamanlı olarak Libya, Irak, İran, Cezayir ve Körfez ülkeleri gibi milli gelirlerinde petrole dayalı artışlar yaşayan bazı diğer İslâm ülkeleri vatandaşlarının da hac yapabilme imkânları arttı.

 

Bütün bu gelişmelerin sonucu olarak 1950’lerden itibaren yaşanan hacı sayısındaki artışa Suudi Arabistan 'Hâdimü’l-Haremeyn-i Şerifeyn’* olarak kayıtsız kalamazdı. 1950’lerin başından itibaren Haremeyn içinde ve çevresinde peyderpey alan oluşturma ve genişletme çalışmalarına başlandı. İlk olarak Mescid-i Haram’da artan hacı sayısına tavaf alanı açmak için önce mezhep makamları sonra minber ve Beni Şeybe kapısı kaldırıldı. Zemzem binası da kaldırılarak kuyu tavaf alanının altına alındı. Makam-ı İbrahim binası kaldırılıp yerine çok daha küçük, altınla kaplı cam bir kubbe kondu. Çevresindeki binalar yıkılarak Mescid-i Haram genişletildi. Say’ alanı, üzeri kapatılarak iki katlı hâle getirilip Mescid-i Haram’a dâhil edildi. Aynı şekilde Medine’de de Mescid-i Nebî’nin Sultan Abdülmecit dönemi onarım ve genişletilmesinden kalan yapının ufak bir bölümü korunarak etrafına doğru genişletmeler yapıldı.

 

Mümkün olduğunca çok Müslüman’a hac yapabilme fırsatı sağlamak gibi mübarek bir amaç gütse de, genelde batılı teknoloji, tavır ve tavsiyelerle yapılan bu değişikliklerin var olan tarihî, kültürel doku ve karakteri modernleşmeye kurban ettiği çok açıktır. O yıllarda başlayan bu gelişme rüzgârıyla günümüze gelindiğinde, mübarek mekânlar ve tarih arasındaki ilişkinin artık tamamen yok olduğunu görmekteyiz.

 

*“Hâdimü’l-Haremeyn-i Şerifeyn” Kâbe’yi çevreleyen Mescid-i Haram, içinde Hz. Muhammed(s.a.v.)’in mübarek kabirleri olan Mescid-i Nebî ve bunların bulunduğu kutsal Mekke ve Medine şehirlerinin hizmetkârı demektir. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim Han’ın Ridaniye Savaşı’nı kazanıp hilafeti Memlüklerden almasına kadar halifeler için “Hâkimü’l-Haremeyn-i Şerifeyn” (İki Harem’in Hâkimi) olarak kullanılan bu unvan bir Cuma namazında bizzat Yavuz Sultan Selim’in müdahalesiyle ”Hâdimü’l-Haremeyn-i Şerifeyn”’e, yani “İki Harem’in Hizmetçisi”ne çevrilmiştir.

 

Bugün hacıların yüzde 90’dan fazlası hacca uçakla geliyorlar. Aylarca işten ve aileden uzak kalmanın maliyeti göz önüne alındığında uçak yolculuğu, haccı geçmişe göre çok daha ekonomik ve ulaşılabilir kılmıştır. Eskiden insanlar ömürlerinde bir kez hac yapabilme hayaliyle yaşarlarken artık günümüzde birçok kereler yapabilmeyi planlayabilmektedirler. Ayrıca geleneksel hac yolculuğunun zorlukları ve riskleri yüzünden eskiden çok az olan kadın ve çocuk hacıların sayısında da uçaklar sayesinde ciddi bir artış yaşanmıştır. 
On üç asırdan fazladır savaşlara, afetlere ve salgın hastalıklara direnen hac, insanlık tarihinin kesintisiz süregelen tek dinî ritüelidir. Dinî içeriğinde en ufak bir değişimin olmamasına rağmen, geçtiğimiz asırda fizikî yapısında meydana gelen değişiklikler, 13 asrın toplamında yaşananlardan daha fazladır. Günümüz hacıları birkaç saatlik bir uçuşla, gündelik yaşamın içinden bir anda kopup, hiçbir tarihî geçmişi olmamış gibi duran mübarek şehirlerde, kendilerini yoğun bir manevî havanın içerisinde buluveriyorlar. Yüzyıllar önce Kâbe’yi ilk gördüğünde bir hacının hissettikleriyle bugünkü arasında en ufak bir fark olmamasına rağmen, yıllar süren biriktirme, aylar süren yolculuk ve bir dolu çileyle elde edilen “hacı” unvanının günümüzde artık çok daha kolay elde edilebilir olduğu bir gerçektir. İşte bu kitap, bütün bu değişimler yaşanmadan evvelki haccı kartpostallar aracılığıyla gözlerde canlandırabilmeyi amaçlamaktadır.

 

Neden Kartpostal?
Kartpostal 1870’lerde bir haberleşme aracı olarak ortaya çıkmıştır. Arkasına düşülen kısa ve özlü notlarla yakınları selâmlamak, yapılan seyahatten ve bulunulan yerden haberdar etmek için kullanılan bu ufak, dikdörtgen, ön yüzü resimli karton, uzman koleksiyonerler sayesinde günümüzde tarih, sosyoloji, antropoloji, mimarlık, şehircilik, etnografya, topografya gibi birçok alanda referans aracı olarak kullanılmaktadır. Şehirler, kasabalar, coğrafi panoramalar, yapılar, anıtlar, meşhur ve sıradan insan portreleri, yerel gelenekler ve uygulamalar, tarihî olaylar, resmî, askerî ve dinî merasimler gibi kartpostalların ön yüzlerinde kullanılan imgesel temalar, araştırmacılar için paha biçilmez değerde belge kaynağı olmaktadırlar. Bu özellikleriyle kartpostallar 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçişte, insanlık yakın tarihi ve kültürünün adeta görsel hafızası olmuşlardır.
Kartpostallardaki imgeler genelde döneminin fotoğraflarından üretilmişlerdir. İlk dönemlerinde pahalı bir malzeme olan fotoğraf sadece saray mensupları, diplomatlar gibi varlıklı çevrelerce edinilebilirken, kartpostal geniş kitlelerin bir imgeye ulaşabilmesinin en kolay ve ucuz yollarından biri olagelmişti.
Üzerinde yazan mesaj, damgalar ve pullar, kat ettiği yollar, yıllarca bir köşede saklanmış olması gibi özellikler her kartpostalı kendine ait hikâyesi ve tarihi olan bir materyale dönüştürür. Fotoğrafla karşılaştırıldığında, bütün bunlar malzeme olarak kartpostalı daha canlı ve ilginç kılan unsurlardır.
İşte bu yüzden gerek geniş kitlelerin haccı algılamasında oynadığı rol gerek de alternatifi olan fotoğrafa göre daha canlı ve hikâyesi olan bir malzeme olmasından dolayı kitapta, haccın yakın tarihine samimi ve eksiksiz bir tanıklık yaptığına inandığımız kartpostalı kullandık. 
 

İçindekiler

Geleneksel hacda yolculuk, ibadetin en önemli bölümünü oluşturmaktaydı. Dolayısıyla kitabın birinci ve altıncı bölümlerini hacıların yola çıkışları, uğurlanışları, yoldaki halleri, geri dönüşleri ve karşılanışları ile ilgili kartpostallara ayırdık. Bu kartpostallar bizlere geçmişte hac yolculuğu biçimlerinin yanı sıra, haccın her sene ne kadar geniş bir coğrafyayı ve çeşitli halkları etkilediğini de göstermektedirler.

 

20. yüzyılın başlarına kadar hac, çok az sayıda insana nasip olan ve dolayısıyla insanın hayatında dönüm noktası olarak kabul edilen önemli bir olaydı. Müslüman toplumlar öteden beri hacca ve hacıya pek önem vermişler, büyük saygı göstermişler ve buna bağlı olarak bazı usûl, âdet ve merasimler geliştirmişlerdir. Hacı uğurlama ve karşılama, Surre ve Mahmil Alayı törenleri geleneksel haccın modern hacca göre toplum hayatında oynadığı rolün öneminin en açık kanıtlarıdır. Eskiden bir kişi hacı olur ama geride kalan eş, dost, akraba da bu âdetler ve törenler sayesinde kendi içlerinde bir hac yaşarlardı. Mahmil-i Şerif merasimleri de şüphesiz ki hacca dair düzenlenen en ihtişamlı, halk nezdinde büyük bir coşku ve duygusallıkla yaşanan olaylardı. Kitabın ikinci bölümüne İstanbul, Şam ve Mısır’daki bu törenlere ait kartpostalları koyduk. Mısır’da son Mahmil töreni 1952 yılında yapılmıştır. Gerek diğerlerine göre daha uzun ömürlü olduğundan, gerek de daha çok belgelendiğinden Mısır Mahmili’ne 
Üçüncü bölümü, tarihleri haccın tarihiyle sıkı sıkıya bağlı olan Hicaz’ın iki liman şehri Cidde ve Yanbu’ya ayırdık. Bu kartpostallarda geçmişte Hicaz’daki gündelik yaşamdan, hacıların konaklama ve seyahat biçimlerine kadar pek çok ipucu yakalanabilir.

 

Kitabın dört ve beşinci bölümleri kutsal şehirler Mekke ve Medine’nin kartpostallarından oluştu. Bunların arasında kutsal şehirlerden manzaralar, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebî’nin görüntüleri, haccın gerçekleştirildiği mekânlar, ziyaret yerleri ile ilgili pek çok kartpostal bulunuyor. Bütün bu kartpostallar kutsal şehirlerin hem mimarî hem de şehircilik anlamında bugün geldikleri noktayı yakın geçmiştekiyle karşılaştırma imkânı sunuyorlar. 
Osmanlı’nın 20. yüzyılın başında, sanayi devrimi sonrasında hac yolculuğuna dair geliştirdiği en büyük proje olan ve on binlerce hacının rahat ve emniyetli bir şekilde yolculuk yapmasını amaçlayan büyük projesi Hamidiye Hicaz Demiryolu ile ilgili kartpostalları ise yedinci bölümde kullandık. 
Kitabın son bölümünü ise çizim kartpostallara ayırdık. Geçmişte geniş kitlelerin hacca ve mekânlarına dair zihinlerinde canlandırdıklarını resmeden bu hayal ürünü kartpostallar olmadan kitabın eksik olacağını düşündük.

 

Hac insanlığın yeryüzündeki en büyük toplantısıdır. Ulaşım, barınma, güvenlik, sağlık, temizlik gibi birçok ekonomik faktör haccın gerçekleşmesinde rol oynar. Hacda farklı dilden, ırktan milyonların kaynaşıp yerellikten evrenselliğe yaptıkları yolculuk toplumsal bir olaydır. Hacca ev sahipliği yapan devlet adamlarının isimlerinin önüne Hâdimü’l-Haremeyn-i Şerifeyn unvanını koymalarının uluslararası arenadaki siyasi etkisi ise tartışmasızdır. Bütün bunlar bize haccın sadece dinî değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve siyasî boyutları da olan bir ibadet olduğunu göstermektedir. Bir Müslüman içinse hac, manevî hayatın zirvesi, birlik ve eşitliğin en güçlü ifadesi, günahlardan temizlenme ve Cennet garantisiyle yeniden doğuşun kapısıdır. İşte “Kartpostallarla Kutsal Yolculuk Hac” kitabında bu kadar kutsal, yüce ve çok yönlü bir ibadet olan haccın geçmiş zamanlardaki hâllerine kartpostalların eşliğinde şahit olacaksınız. Umarım bu konuyla ilgilenenlerin, haccını yapmış veya yapacak olanların zihinlerinde ve gönüllerinde bu vesileyle yeni pencereler açmayı başarabiliriz.